Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Login | Sign Up 

2001 a Space Odyssey



I. Film Hakkında Genel Bilgi

Senaryosunu Arthur C. Clarke ve Stanley Kubrick’in birlikte geliştirdikleri, Yönetmen koltuğunda Kubrick’in oturduğu bu filmi bazıları gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu filmi ilan ederken, bazıları da filmden nefret etmiştir.

Bilimsel ve dinsel teori ile sinematografinin ustaca bir karışımıdır. Film, bilimkurgunun popüler ve kar getirici olduğu bu on yıla uygun bir stil oluşturdu. Bu filmin, 1970’lerin ve 80’lerin en güçlü türünü ortaya çıkardığı için geçtiğimiz kırk yılın en etkili filmi olduğu söylenebilir.

Kubrick’in "2001'in felsefi alegorik anlamı konusunda spekülasyon yapmakta serbestsiniz" sözünden de anlaşılabileceği gibi filmde insanların kafasının karışmasını sağlayan hiçbir soru işaretini aydınlatmamıştır. Bu da film hakkında iki görüş kutbunun oluşmasını ağlamıştır. Bir tarafta filmi görüntülerden oluşan bir şiir gibi gören insanlar, diğer tarafta ise filmden hiçbir şey anlayamayan, bir kalemin boşluktaki süzülüşünü dakikalarca seyretmeye “bir anlam veremeyen” insanlar…

Filmle ilgili bir başka dikkat çekici özellik ise filmin efektleri. Bu film gerçekten de bir modern efektler kataloğudur. Filmdeki “önden gösterim” Kubrick ve özel efekt teknisyenleri tarafından mükemmelleştirilmiştir. Bunlara örnekler son bölüm olan film den kareler bölümünde verilmiştir. Filmin Ay’daki sahneleri 1 yıldan uzun bir sürede ve insanoğlu daha Ay’a ayak basmadan tamamlanmış. Niel Armstrong’un seyahatinden sonra Kubrick’in en ince detaya kadar (henüz açıklanmamış bir şekilde) gerçeklere bağlı kaldığı şaşırtıcı bir biçimde göze çarpar.

Film, günümüzdeki “eğlencelik” filmlerin aksine izleyenlerini, bir gemi mürettebatının uzaya yaptığı yolculuk sırasında yaşadığı olaylar yoluyla akıl-doğa mücadelesini, din kavramını, insan-makine (insanın aleti) karşıtlığı, insanın iç dünyasına yapılan bir yolculuk gibi daha birçok konuda düşünmeye çağırıyordu.


II. Filmin Konusu

İnsanlığın şafağında Afrika çölünde bir gurup maymun-insan kavga etmektedir. Bir gece aniden beliren siyah bir taş bu maymun-insanlardan birini esrarengiz bir şekilde etkileyerek bir kemiği silah olarak kullanmasını sağlar. İnsanların ataları ilk “aleti” bulmuştur. Havada dönen tarih öncesi bir kemikle uzayda dönen bir 21. yüzyıl uzay istasyonu arasında yaptığı kesme sinema tarihindeki en mükemmel uyum kesmesidir . Çünkü insan yeteneklerinin uzantıları, araçları olan kemik ve uzay istasyonunun işlevlerini vurgulayarak, kendi başına kurgu içinde özel bir anlam yatırırken, aynı zamanda antropolojik olarak tarih ile geleceği birleştirir.

2001’de bir önceki sahneden 4 milyon yıl sonra, bir uzay gemisi aydan gelen esrarengiz sinyallerin ardında aynı siyah taştan keşfeder. Bu taş Jüpiter’e doğru anlaşılamayan sinyaller göndermektedir.

On sekiz ay sonra Discovery’nin güvertesinde, astronotlar David Bowman ve Frank Poole Jüpiterin gölgesine doğru yola çıkmışlardır. Uzay gemisinde HAL 9000 adında, yapay zekâya sahip, dünyanın en gelişmiş bilgisayar vardır…


III. Kubrick Hakkında

Filmdeki felsefeyi yorumlamaya başlamadan önce gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerden olan Kubrick’e biraz değinmek istiyorum. 26 Haziran 1928 - 7 Mart 1999 yılları arasında yaşamış, teknik kusursuzluk arayışı, entelektüel sembolizmi, efsanevi mükemmelciliği ve ince detaylarıyla tanınmıştır.
Kariyerine New York'un Look dergisine amatör fotoğraflar çekerek başlayan Kubrick, kısa zamanda Look dergisinin fotoğrafçılarından biri oldu. İzlediği filmlerden çok daha iyisini yapabileceğine inanarak yönetmenlik yapmaya başlayan Kubrick, ilk filmleri, Fear and Desire, Killer's Kiss ve The Killing ile kendisini ispatladı. Paths of Glory ve Spartacus ise onun iyi yönetmenler arasındaki yerini almasını sağladı.
1960'lı yıllarda Lolita filmini çekmek üzere İngiltere'ye giden Kubrick, yaşamının geri kalanını bu ülkede geçirdi. Dr. Strangelove, satirik Komedya'nın sinemadaki önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Ancak Stanley Kubrick'i 20. yüzyılın en önemli yönetmenlerinden biri yapan, 1968 MGM Cinerama prodüksüyonu olan 2001: A Space Odyssey ve 1971 yapımı A Clockwork Orange'dır.
William Makepeace Thackeray'in bir romanının sinemaya uyarlanması olan Barry Lyndon , Jack Nicholson'ın oynadığı The Shining, yaklaşık 7 yıl çalıştığı savaş filmi Full Metal Jacket ve son anda yapmaktan caydığı A.I.:Artificial Intelligence Kubrick efsanesini sürdüren filmler oldular. Arthur Schnitzler'in Traumnovelle romanından uyarlanan ve Tom Cruise ile Nicole Kidman’ın oynadıkları Eyes Wide Shut'ı bitirdikten birkaç gün sonra ölen Kubrick, Childwickbury Manor, Hertfordshire, İngiltere'de toprağa verilmiştir.

IV. Filmin Felsefesi


Filmin bazı kesimler tarafından sıkıcı bulunmasının tek sebebi Kubrick'in ağır, teknolojik, bilimsel ve felsefi temaları, bilim kurgu gibi yabancı bir film türü içersinde alışagelmedik bir dille ele almasıdır.

Filmin etrafında dönen sayısız mit ve efsane (HAL-IBM ilişkisi gibi) bir yana, film tarihinde birçok ilke de kendi çapında imza atmıştır Space Odyssey. Filmin başlangıcı buna güzel bir örnek; o zamana kadar uzaydan dünyayı hiç canlı görmemiş insanlar ilk defa bu filmin açılış sahnesinde uzaydan, ayın arkasından dünyayı seyretmekteler! Bu hem film tarihinde bu kadar gerçekçi yapılması açısından bir ilk, hem de filmin konusuna uygun olarak bir mesaj vermektedir seyirciye. Film sanatı 100 yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen kendi türü içinde teknik, görsel ve tematik birçok klişe, kural geliştirmiştir. Deneme yazarı ve medya teorisyeni Arjen Mulder, 20th Century Body adli eserinde bunları film sanatının archetypeleri olarak adlandırır. Bu archetyplerin en klişe olanlarından biri, ilk açılış sahnesinde film konusuna uygun ipuçlarının verilmesidir. Bu bakımdan uzay destanî bu klişe kurala harfiyen uyar. Bir bilim kurgu filmi olmasının yanında, o zamana kadar insanların görmediği, yepyeni bir tur film olacağı konusunda ipucudur bu sahne. İnsanların uzaydan dünyayı seyretmesi gibi hayal etmesi bile zor bir şeye ilk defa tanık olmaları, hem bu "yenilik" açısından bir göndermedir, hem de film sanatının (diğer bir anlamda bir medya unsurunun, geniş anlamda teknolojinin) gücü açısından filmin konusuyla uyuşmaktadır. Bu ilk sahnenin diğer bir önemli noktası da film içinde kendini görsel olarak tekrar etmesidir. Siyah taşı (monolith) ilk gören maymun-insanları seyrettiğimiz sahnede monolith’e dokunulduktan sonra, açılış sahnesine benzer bir şekilde monolith’in ardından güneşin doğduğunu görürüz. Monolith insanların ilerlemesine yardımcı olan bir araç, bir tur semboldür. İnsanların bu monolith ile her karsılaşması teknolojik evrimde bir adim sonrasına atlamalarına yol acar. Bu anlamda Space Odyssey'in film olarak işlevinden biri de hem teknolojik olarak hem de bir araç/vasıta olarak film teknolojisinin gelişimine atıf yapması olarak görülebilir.

Filmde tanıtılan futuristik birçok öğe sinema tarihinde bariz bir şekilde öncüdür; uzay gemileri, ay üssü, yerçekimsiz ortam, kabine içersinde uçan kalem (bu da önemli bir ilktir. Yazının ilerleyen kısmında açıklamasını okuyacaksınız) ama en önemli özellik ekran içersinde ekran’dır. O zamana kadar hiç görülmemiş bir sahne; insanlar seyrettikleri TV/sinema ekranı içersinde seyrettikleri aracın kendisine ilk defa gerçek anlamda tanık olmaktadırlar. Ama bunu gayet normal bir görüntü olarak algılar seyirciler. Bu da küçük ama önemli bir ilktir film tarihi içersinde.

Kubrick bu filmle felsefi birçok mesaj vermeye çalışır ama bir yönetmen olarak kendi uğraştığı medyanın, yani film teknolojisinin geleceğine dair bir gönderme de yapar: "bu araç insan evriminin gelecek basamakları için çok önemli bir vasıtadır ve bu vasıta/bu araç ilerde değişik formlar alacaktır" demek ister. Mesela günümüzde teknik, tematik ve sosyal olarak videonun aldığı işlev ( bin ladin bile video mesajları gönderiyor dünyaya, ya da ucuz cep telefonuyla yapılmış video çekimleri bile insanların iletişiminde önemli bir adım). Video, sinema teknolojisinin evriminin bir basamağıdır bu anlamda, bu teknolojiden ivme almıştır. Tabi biz bu aracın evrim açısından daha emekleme safhasındayız. Daha ne kadar ilerleyebilir peki bu araç? Misal: virtual reality, sanal gerçeklik. Bu safhaya eriştiğimizde insanlık hangi noktada olacak peki evrim açısından? Sahip olduğumuz bedenler veya kişilikler bir anlam kazanacak mı? Benlik ne olacak peki, ya zaman ve mekân gibi kavramlar? Bu teknolojik adim bizi evrimin hangi safhasına götürecek? Film son sahnesi işte özellikle bu konuda yoğunlaşıyor.

Filmin ana teması olan singularity konusuna gelmeden önce kısaca filmde verilen kodları bölüm bölüm aktarmak istiyorum.

Maymun-insanların yanına “yerleştirilen” monolith’in anlamını düşündüğümüzde ilk akla gelen maymun-insanın aleti (bu aletin bir silah olması insanlığa dair yine başka bir göndermedir) taş bloğun etkisiyle bulduğudur. Fakat monolith sadece bir sınamadır. İnsan-maymunun karakteristik özellikleri; korku, merak ve cesarettir. Bu merak ve cesareti onu monolith’e dokunmasıyla sonuçlanır. Yine bu nicelikleri sayesinde devrimci icadı, aleti bulur insan.

Aletlerini sürekli geliştiren insan sonunda 21. yüzyılda evriminin sonunda uzaya kadar çıkabilmiştir. Bu sahnelerde Kubrick bize yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu söylemeye çalışır. Kahramanın kaleminin cebinden çıkıp yerçekimsiz ortamda süzülmesi bunun ilk işaretidir. İnsanoğlu uzayda “aletlerinin” kontrolünü yitirmeye başlar... Kalemi tekrar kahramanın cebine sokan hostesin yürüyüşünden de bariz bir şekilde insanın yerçekimsiz ortamda yürümeyi tekrar öğrenmesi gerektiğini görürüz. Uzayda yediği yiyecekler bebek mamasından farksızdır adeta. Hapsinden vurucusu da insanın tuvalete girmeden önce “Zero Gravity Toilet” yazılı levhayı okumasıdır. Tuvalet terbiyesini “yeniden” öğrenmek zorundadır. Kubrick ustanın burada verdiği mesaj açıktır: Dünyanın efendisi, uzayda tam bir çocuktur.

İnsanın aletlerinin de giderek insan formu alması tedirgin edici ufak bir detay olarak yerleşir bilinçaltımıza.

İnsanın kat etiği yolu öğrenmek için aya başka bir monolith bırakılmıştır. İlk karşılaşmalarındaki koku yoktur artık insanda ama sekansın sonu insanın daha çok şey öğrenmesi gerektiğini işaret eder

Film “Jüpiter görevi” bölümüne geçer. Burada filmin ilk “kötü” karakteriyle karşılaşırız; HAL9000 adındaki bilgisayar. İnsanınkinden daha üstün bir (yapay) zekâya sahiptir. Aletlerin en gelişmişidir. Gösterilen sahneleri HAL’ın gözünden düşünelim bir de. İnsanla satranç oynarken insanın o hali, sıkıcı, sıkılmış ve “tabiî ki de” yenilmiştir. Yapay güneşe muhtaçtır, Isıtılmış yiyecekleriyle TV karşısında zaman geçirir, bazılarının “ortada dolaşamayacak kadar ölü” olmaları gerekmektedir. İnsanlar sadece tamir eden konumuna gelmiştir, evriminin sonunda. En son aletin artık bu “maymun-insanlara” ihtiyacı yoktur artık. Ama HAL da bir hata yapar. Geminin anteninin çalışmadığını rapor eder. İnsanoğlunun kendi yarattığı ve mükemmel diye nitelendirdiği bir bilgisayarda kendine has bütün zaafların ortaya çıkması mükemmel olmayan bir varlığın mükemmel bir şey yaratamayacağı anlamına gelir ki bu dünyada yaşamın tanrı tarafından değil dünya dışı varlıklar tarafından oluşturulduğunu vurgular. ( monolithin dünya dışı varlıklar tarafından konulduğunu da verir) çünkü insan mükemmel değildir o halde onu yaratanında bu mükemmelliğe sahip olduğu ileri sürülemez oysaki tanrı mükemmel olmak zorundadır. Elbette nasıl insanlar makineleri belli aşamalardan geçirip geliştirdiyse bu varlıklarda insanoğlunu belli aşamalardan geçirmiştir ve sonunda bu varlıklar insanoğlunu kendine çağırmaktadır. Hatasından dolayı insanlar HAL’ı kapatmak istediğinde HAL “görevini”, “amacını” tercih edecektir. İnsan oğlu uzayda aletinin kontrölünü kaybetmiştir. Ve savaş başlar. Uyuyan mürettebatı öldürür ve diğer iki astronotu da uzayda yalnız bırakır. Fakat hesaba katmadığı bir şey vardır. O da maymun-insanın oranlara, sayısal işlemlere dayanmayan “aklı ve cesareti”. Gemiye girmeyi başaran Dave, HAL’ın tüm yalvarmalarına rağmen aletlerin en gelişmişini aletlerin en basiti tornavida ile “öldürür” ve aletleri ile olan evrimsel bağına son vermiş olur. Artık uzayda “tek başına” kalır insan…

Film “Sonsuzluğun ötesi” bölümüne geçer ki bu bölüm en kafa karıştıran bölümdür ve hiç diyalog içermez. ( Film 2 saat 14 dakika sürmesine rağmen sadece 40 dakikasında diyalog vardır ) Filmdeki oda kimilerine göre bir sanal gerçeklik ortamıdır, kimilerine göre de dört boyutlu düşünülmesi istenen bir mekândır ki burada da yine bir “sanal” gerçeklikten söz edilebilir. Burada insanı son bir güçlük bekler. Kendi ölümü… İnsan son yemeğini yerken şarap kadehini düşürür. Kubrick burada yine başka bir şeye dikkat çeker. Bardak kısılır fakat şarap hala ordadır. Kap ve içeriği, beden ve ruh… İnsan evrimi yarattığı teknolojiye o kadar bağlanmıştır ki sonunda bu teknoloji inanın yerini almaya başlamış ve onu yok etmeye çalışmıştır. Şimdi aletleri olmadan bedeni de ölüme yaklaşmışken insandan geriye ne kaldı? Bilinç… İnsanoğlu zamanı kavrama yetisine sahip değildir. Zamanı bir trene benzetecek olursak bizler ancak bulunduğumuz vagonu anlayabiliriz trenin tamamını görmemiz mümkün değildir çünkü biz trenin içindeyiz yani zamandayız işte Dave, monolith sayesinde zamanın dışına çıkmış ve çeşitli evrelerden geçtikten sonra bedeni terk etmiş, bir sonraki evrim adımı olan saf bilinç “Yıldız Çocuk”a dönüşmüştür.
Filmin en önemli noktalarından biri de hiç kuşkusuz singularity konusuna atıftır. Filmin bölümleri, islediği konular, özellikle son bolümde yapılan yolculuk ve filmin sonunda ki zaman-mekân ilişkisi bir arada düşünüldüğünde filmin en basit anlamda singularity’i (tekillik) anlatmaktadır. Teknolojinin (Film teknoloji karşıtı gibi gözükse de monolith ve sanal gerçek ortam bir teknolojidir) ulaşabileceği en üst, bizim şu an ki kapasitemizle algılayamayacağımız bir seviyedir. İnsan ile teknoloji arasındaki enformasyon ve bilgi akışı o kadar hızlı bir seviyeye ulaşacaktır ki, zaman ve mekân kavramı bunu algılamamıza yetmeyecek hatta bilinen anlamda manasını yitirecektir. Singularity'nin ötesi kara delik gibi olabilir mesela, bildiğimiz anlamda ne zaman, ne enerji, ne de madde mevcuttur. Space Odyssey'de de evrimsel gelişimini geçiren, teknolojiyi hem icat eden, hem ayak uyduran, belki bir süre sonra bu teknolojiyle bütünleşip evrimin bir üst seviyesine adim atacak olan insanin hikâyesi irdelenir.
Aslında Kubrick filmiyle öyle harika bir felsefe yapmıştır ki filmi yorumlamaya bu birkaç sayfa yetmez. Filmin her karesinde bir takım imgeler görülebilir. Örnek olarak Discovery gemisi tam bir sperm hücresini, Jüpiter de yumurtayı andırmaktadır. İkisi sonunda buluşur ve uzayın ortasında cenin şeklinde bir çocuğun doğması, uzay ile atom’un benzerliğine dikkat çekmektedir. Hatta doğu felsefesindeki (gerçi mekanik materyalist big-bang fikride ayni kapıya çıkıyor) evrenin bir öküzün nefes alış verişleriyle hayat bulması fikrini de çağrıştırıyor. Yani sürekli patlayıp büzülen bir evren ve her seferinde de yeni bir var oluşun kısır döngüsü gibi birçok anlam çıkarılabilir filmden. Bu da filmi gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri yapar, Sinemanın büyüsünü kanıtlar. Kubrick’in de dediği gibi:
"2001'in felsefi alegorik anlamı konusunda spekülasyon yapmakta serbestsiniz"





Kaynakça:
CLARKE Arthur C.: 2001: A Space Odyysey,İnternet
GÖRAL Burak: Hollywood, Plato Film Yayınları, İstanbul 2003
MONACO James: Bir Film Nasıl Okunur?, Oğlak Yayınları, İstanbul 2005
İnternet Siteleri: www.imdb.com
www.kubrick2001.com
www.palantir.net
www.google.com
V. Görseller


Maymun insan ilk kez “monolith” ile karşılaşır


…ve “alet”i bulur


Fakat uzayda aletlerinin kontrolünü kaybetmeye başlar.


İnsan, uzayda “bebek mamasına” muhtaç kalır.


Ve insan tekrar monolith ile karşılaşır.


İnsan aletine karşı.


İnsan aletine karşı…


Bardak kırılır, ama şarap hala oradadır.


Şimdi anlıyor musun insanoğlu?



…ve yıldız çocuk doğar.










Date: 08 December 2007, Saturday
Comments (0) | Add Comment


Comments (0)

Add a new comment:
Name:
E-Mail:
Your website (if you have):
Your Message:
Security Code:

Sponsor


Latest Entries

2001 a Space Odyssey

Archive

2007 (1)
 December (1)

My Photos

Inube Slide Show

Popular Articles

2001 a Space Odyssey

Search